Hrant Dink 2006’da Fransa’da ‘Ermeni soykırımını kabul etmemek suçtur’ yasasını çıkarmaya çalışırlarken, ‘Soykırım olmamıştır’ demiştir. Çünkü bu meselenin sadece biz iki toplumun arasında olduğuna inanırmış. Ben küçüktüm. Katledildikten sonra anlayabildim.

Modern Köle

Hafta sonunda, TBMM’nin parlamento olduğunu bilmeyen üniversite öğrencisi basında tartışılıp durdu.

Kendisine “Atatürkçü” dediği için ona sahip çıkanlar da oldu, böyle bir soruya cevap veremediği için onu yerden yere vuranlar da.

Öğrenci ise gazete bile okumadığını, daha çok “Survivor” izlediğini söyleyerek savundu kendisini.

Ve bence, milyonlarca öğrencinin sözcüsü gibiydi.

Çünkü Türkiye’de kimsenin bilgi edinmek, kültürlü olmak, öğrenmek, evrensel değerlere ulaşmak gibi bir derdi yok. Okula gitmenin tek bir amacı var, o da diploma.

Ne kadar cahil olursan ol ama bir diploma kap, çünkü iş bulmak için o kâğıda ihtiyacın olacak.

İşte gerçek bundan ibaret.

Sık sık bu memleketteki derin cehaletten yakınıyoruz ama asıl kastettiğimiz, okula gitmeyenler değil. Çünkü onların hiç olmazsa geleneksel kültür değerleri var.

Asıl sorun diplomalı cehalette.

Değerli hocaları tenzih ederek söylüyorum ama genel olarak bu ülkedeki öğretim üyelerinin kültür düzeyini ölçseniz nasıl bir ortalamaya ulaşırsınız acaba?

Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan üniversite hocaları, elindeki kâğıdı bile okuyamayan parti liderleri, basit bir gazete yazısını okuyup anlamaktan aciz üniversite öğrencileri… Aynaya baktığımız zaman gördüğümüz tek gerçek bu.

***

Cehalet küstahlıkla kol kola yürüdüğü için işin bir de saldırganlık boyutu var.

Eliniz değerse, gazetelerin internet sitelerini açın ve yazıların altına yazılan okuyucu yorumlarına bir göz atıverin. Ya da YouTube gibi paylaşım sitelerindeki mesajları okuyun.

Karşınıza çıkacak olan şey kapkara, zifir gibi bir cehalet ve bolca küfür. Ağza alınmayacak sövgülerle dolu sözüm ona yorumlar. Üstelik bu sövgülerde en ufak bir zekâ pırıltısı, bir espri de yok. Sadece analar ve cinsellik çevresinde şekillenen iğrenç, faşist klişeler.

Eğer genç kuşakları yıllar boyu vıcık vıcık bir arabesk magazinle yetiştirir, futboldan başka hiçbir konuyu önemsemeyen bir nihilizmin propagandistliğini yaparsanız, elde edeceğiniz sonuç böyle olur elbette.

Ama bu durumun, çoğunluğu rahatsız ettiğini zannedersek yanılırız. Korkunç cehalete üzülen yine sizlersiniz, bizleriz.

Yoksa herkes durumdan memnun.

Çünkü bu cehaletle yetiştirilen çocuk, içinde yaşadığı sistemi sorgulayamayacak, biraz Allah kitap, biraz da bayrak vatan laflarıyla oyları sağılacak ve ömrü boyunca tüketim toplumuna hizmet eden bir modern köle olarak yaşayacak.

Saçına jöle sürünce, ayağına bir kot geçirince mutlu olacak, tuttuğu takımın attığı golle orgazma ulaşacak, kafası dizilerle, magazinle hoşafa çevrilecek ideal yurttaş formülü.

Sistemin istediği modern köle tipi böyle. Bir ömür boyu üç kuruşa çalıştırılacak, iktidar partilerini ve uluslararası şirketleri semirtecek, kendisi de salaklar için yaratılmış bir sahte cennette mutlu olduğunu düşünerek AVM’lere koşup duracak. Sonunda posasını çıkarıp atacaklar onu bir kenara.

Eskiden köleler hiç olmazsa ayaklarına geçirilen prangaların farkındalardı, şimdikiler zincirlerini bile göremiyor.

Durumun vahametini anlatan bir örnekle bitireyim yazıyı: Son günlerde ekranlarda Adolf Hitler’in “erkek adam şampuanı” için kullanıldığı reklam filmini gördünüz mü? Hitler ağzından köpükler saçarak ve Türkçe haykırarak ekranlarımızda.

Vatana, millete hayırlı, uğurlu olsun. Bugünleri de görecekmişiz.

Z.Livaneli 

kralice:

insaniyetsizlik adına yapılan her yasak,
bir çocuğun yüreğinde patlar.

şırnak/cizre
newroz kutlamaları.

kralice:

insaniyetsizlik adına yapılan her yasak,

bir çocuğun yüreğinde patlar.

şırnak/cizre

newroz kutlamaları.

(bogotiogledalo gönderdi)

”Otomatizm, zihnimiz üzerindeki kontrolümüzü kaybettirir; düşünüyorum o halde varım demekle yetinir, kendimizi otomatiğe alırsak eğer bilinki otomatizm olmuşuzdur. Düşündüğümüzü sanırız ancak baktığımızda her şeyi yaşama ihtiyacımızı karşılamak ya da moda olan her güncel fikir akımı tarafından hedef alındığımızı fark eder isek otomatizmden çıkmaya yüz tutmuşuzdur. Sanırım bir çoğumuz otomatizm hastasıyız. Suçluların sürekli bizim dışımızda birileri olduğunu da düşünürsek evet evet otomatizm.”*

*ekşisözlük - role

André Masson tarafından yapılan eser, Sürrealist Otomatizm’in bir örneğidir.

”Eskiden büyük sözler edebilmek için çok kitap okumak gerekiyordu, şimdi ise çok aşık olmak. Bu aşk ne kadar gerçekleştirememişse kendini, büyük sözler de o derece inandırıcı olacaktır. Görünümler dünyasının görüntüler dünyasına olan üstünlüğüne benzer biçimde, inandırıcı olmak da inanca karşı yadsınmaz bir üstünlük taşır. Yitirilmiş olanla yok edilmiş olan arasında derin bir uçurum vardır. Birincisi uygarlığın nedenidir, ikincisi nedensizliğin nedeni.”

André Breton - Sürrealizm Manifestosu

Baby Its Cold Outside - Dolly Parton and Rod Stewart 

Sözleri beni benden alan tatlı, komik, efsane şarkı. Kız gitmek ister, erkek istemez ve olaylar gelişir.

(Kaynak: youtube.com)

Şairdi, felsefede hayli bahresi vardı,
yaman silahsördü
cyrano de berjerac’dı adı
her şey olayım derken hiçbir şey olamadı.

Tatanka Iyotake

cizmaqara:

İşgalci ABD ordularına karşı savaşan son kabile şefi Oturan Boğa (Tatanka Iyotake), 7 Amerikan süvari birliğini 3500 savaşçısıyla yenmiştir.

Soykırım korkusuyla kabilesini Kanada‘ya göç ettirdi ve 1881’e kadar orada yaşadı. Montana‘daki bir ABD birliğine saldırınca yakalandı, ancak Amerikan hükümeti tarafından affedildi.

Hayatının geri kalan kısmını, Vahşi Batı Sirki ile dolaşarak geçirdi. Büyük ilgi odağı olan Oturan Boğa, seyircilere kendi dilinde küfür ederken, halk kendisine gülmüştür.

Aslında alakası olmadığı halde Hayalet Dansı hareketinin liderliği ile suçlandı ve kendisini tutuklamaya gelen polislerle çatışarak hayatını kaybetti. İronik bir şekilde, tutuklamaya gelen polisler, zamanında Oturan Boğa’yla birlikte beyazlara karşı savaşan, fakat sonradan beyazların yönetimine girerek yerli polisi olan kızılderililerdir.

Oturan Boğa’nın beyazlar üzerine yaptığı bir konuşmadan kesit

(…) Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama fakirlerin bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için fakirlerle güçsüzlerden vergiler alıyorlar. Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiryorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor. (…)

Kaynak : wikipedia

Şemsiye Kafa

Ütopyalar ve Distopyalar

  Şüphesiz ki, okuduğum tüm romanlar arasında; ütopya, distopya, ikircikli ütopya temalı romanlar bilinçaltımda en geniş yeri tutuyor. Şimdiye kadar kaç kere altbenliğimin en derin seviyelerinde,rüyalarda karşıma çıktı bu gerçek. Bugünlerde okuduğum Mülksüzler kitabı da bir ikircikli ütopya. Sanırım bu ütopik romanlara, hikayelere ya da denemelere dair en çok ilgimi çeken şey, yazarın kendini yaşadığı toplum değerlerinden, çevresinden, eğitiminden, sınırlarından, tabularından, -diğer herhangi bir anlatı türüne göre- çok daha fazla soyutlayabilmesi. Şu anda yaşadığımız toplumda var ve olağan olan bir şeyi öyle büyük hayretle anlatıyor ki, anlayamıyoruz bunda bu kadar şaşılacak şeyi. Örneğin Ursula K. Le Guin’in yazarı olduğu bu Mülksüzler kitabında, kahramana ”benim kitabım” denildiğinde kahraman büyük bir dehşete düşüyor, ”O bir nesne, nasıl size ait olabilir?” 

  Yaşadığımız hayata bakılmamış bir yerden bakma fikri beni heyecanlandırıyor. Sanki tüm bu yazarlar, George Orwell, Thomas More, Aldous HuxleyUrsula K. Le Guin… Hepsi, bir saniye yer yüzündeki tüm nefesleri dondurup, uzaklaşmış ve çok uzaklarda o an dünyanın nasıl göründüğünü çizmiş gibi sözcüklerine. Yoksa sıfırdan, bir ahlak felsefesiyle, siyaset felsefesiyle, insan psikolojisiyle, her şeyiyle sıfırdan bir dünya inşa etmek hiç kolay iş değil. Örneğin; parayı, ekonomiyi, politikayı, etiği, cinselliği tek tek, bütün varoluş amaçlarıyla bir kitaba sermekten bahsediyorum. Tüm bu olguların en temeline inmek, çok uçuk ama aynı anda da çok gerekli. Ütopik eser demek, yazarın bu eserden daha önce yerküreden bir an silinmiş olduğu gerçeği demek. Bu nedenle okurken bir an -benim için 1984 romanı ile ilk defa olarak- silinme arzusu ile tanışıyoruz.

  Bazı zamanlarda gündelik dertlerde boğulmaktan önünü göremiyor insan. Bu yüzden bana kalırsa, hepimizin anlık silinmelere ihtiyacı var,ama bu boşluğun ne olduğunun farkında değiliz. Ütopyalar bizi bu gereksinme ile tanıştırıyor.

  Not: Mülksüzler, İTÜ Timis öğrenci tiyatrosu tarafından oyun haline getiriliyor, ilkbaharı sabırsızlıkla bekliyoruz.

Brenna MacCrimmon - “yağmur yağar taş üstüne” 

NIGHTNIGHT by DEDDY